Şuraya da bi illüstrasyon, şuraya da şuraya da şuraya da şuraya daaaa..

Menotti, “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz” diyordu. Bu söz birçok kişiye, gruba, akıma ilham oldu ve bunun neticesinde kimi bilinçli kimi bi­linçsiz bir şekilde ortaya eylem koymaya başladı. Benim sevdiğim, ikonlaştırdığım futbolcular da, Menotti fikir tedriasıtın­dan geçenler oldu. Birçoğumuzun da öyle. Bir yerlerde Katar’da stat inşaatın­da ölen işçiler için “turnuvayı gölgeleme­meli” diyen Pele’ye söven; Maradona’ya ilah muamelesi yapan birileri varsa bilin ki onların hiç birinin umurunda değil Maradona’nın klas futbolu.

Brezilya’da yaşlı bir adam anlatıyor; “Pe­le’den çok şey beklemeyin, o ailesine bile bakmadı. Maradona öyle mi? Mara­dona tüm şehrine, ülkesine yardım etti para kazanırken.” Maradona’yı severiz sağ omzundaki dövmeden dolayı ve halk için taşıdığı onca önemli değer için.

Dünyanın bir yerlerinde muhakkak Ma­radona ismiyle bir dergi arzı endam edi­yordur dergi raflarında. Türkiye’de yok, hiçbir piyasa yayıncısının aklına gelme­miş olması biraz tuhaf. Çok kolay satıla­bilir bir isim hâlbuki. Kapağa Maradona ile Fidel’in yan yana fotoğrafını koy, içe­riye de daya dayayabildiğin kadar ser­maye destekli haber. Hem sermayenin iyi çocuğu ol, hem diğer tarafa göz kırp.

Maradona kıtasından, isyan ve devri­min coğrafyasından çıkan bir de Socra­tes var. Socrates diktatörlere karşı en net mücadeleyi vermiş futbolcu desek abartı olmaz sanırım. “Oy verin” çağrısı yapmış, Brezilya halkına oyu kime ve­receğine kadar söylemiş bir futbolcu. Sevdiği iki şey: Sigarasını tüttürmek ve demokrasi; futbol sonradan geliyor. İs­tediği gibi sigara tüttüremediği için Av­rupa futboluna vedası bir efsane değil, doğrulanmış bir hikâye.

Socrates’le ilgili harika illüstrasyonlara yer veren bir dergi var ülkemizde. Ne te­sadüf ki adı da Socrates. Şimdi adından yola çıkarak, bu dergide “sert yazılar” bekleyebilirsiniz ya da “oy verin” keskin­liğinde olmasa da politik bir taraf çıkar­saması yapabilirsiniz. Ama bunların hiç biri yok. Son günlerin moda deyimi olan “trolleme” işinin en büyüğünü bu dergi ve isminde görüyoruz. “Düşünen spor dergisi” başlığıyla çıkan dergide, yazar kadrosunun genel ahvale bakıldığında düşünen isimlerden olduğu çok açık. Hatta kişisel olarak tek tek bakıldığında Socrates ismini doldurabilecek ağırlıkta olduklarını da düşünüyorum ama bu dergiye o ismi vermeye yetmiyor.

fircali-faras--1

Sözünüz yoksa isminizin orada olması dergiye bir anlam katmıyor. Socrates’te Socrates ve değerleriyle ilgili şık illüstras­yonlar haricinde bir şey görmek müm­kün olmuyor. Derginin “Socrates’in fikir­lerinin takipçisi” olma gibi bir derdinin olduğunu okumadık ve duymadık ancak seslendiği piyasa ile yarattıkları algı bu yönde oldu. Fikir takipçisi olmak da değil zaten mesele.

Socrates’in şüphesiz en büyük kusuru “Socrates’e inat” net bir sözünün olma­ması. Özellikle yurt içinde “gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar” dedirtiyorlar kendilerine. Vietnam Sa­vaşı’na karşı çıkan boksörün hikayesi destansı şekilde anlatılıyor ki haklılar bu başlı başına destansı bir hikayedir. Ama kabul edelim ya da etmeyelim, ülke res­mi ya da gayri resmi şekilde savaştayken buradan tek bir söz bulamamak tuhaf geliyor insana. Hadi savaş çok sert geldi diyelim, futbolun en temel yapı taşların­dan biri olan taraftara dair bu mesafe çok ilginç.

Avrupalı, Latin Amerikalı taraftarın tut­kusundan bahsetmenin yanında ülkede­ki taraftarın mahkeme kapılarına düştü­ğünden tek kelime bahsetmemek ayıp. Hikâyeyi şöyle kuralım, “İngiltere’de taraftarlar yeni gelecek bilet sistemini mahkemeye taşıyor ve her mahkemeye ülkenin dört bir yanından taraftarlar kendi imkânlarıyla gelerek “hakları olanı” almaya çalışıyor”. Eminim Socrates’ten davayı yerinde takip etmek isteyecek bir çok yazar çıkacaktır ya da bizim ülkedeki taraftarlara akıl verici yazılara sayfalarca yer verilecektir.

Peki biz neden “Düşünen Spor Dergisi”n­de kendimize yer bulamıyoruz? Bu biraz niyet okumalı bir kısım olacak ama kendi düşüncemizi söyleyelim; Socrates’i çıka­ranlar deplasman otobüslerinde okuna­cak bir dergi yapmıyor. Daha doğrusu deplasman otobüslerinde okunsun diye çıkmıyor bu dergi. Afili bekleme salon­larında okunmayan bir dergi olarak kalmak çok daha gerçekçi bir hedef gibi gözüküyor.

Kaliteli kapak, kaliteli sayfa tasarımı, göze hoş gelen illüstrasyonlar-fotoğraf­lar, “camia içinde” yaygın reklam ağı… Socrates bu haliyle sokağa dokunmak istemiyor. Sokakta top oynayan çocuk­ların romantizmi üzerinden, “burada oy­narsanız, keserim topunuzu” diyen ada­ma dergi çıkarıyorlar.

Sermayeyle ilintili bir durum bu. Reklam verdikleri yerlerden, reklam aldıkları yere kadar… Şu an Finansal Fair Play ne kadar önemliyse futbol ahalisi için, stat­ların boş mekanlara dönüşmesi o kadar önemli. Değişen, dönüştürülen statlara sessiz kalınıyor; bilmem kaç yılında bil­mem kaç bin kişilik stadın tıklım tıklım ol­masının romantizmini yapmaktan daha kolay şimdi olana ses vermek.

Bu sıkıntılar sadece Socrates’le de ilgili değil. “Futbol borsada değil arsada gü­zeldir” diyen Fitbol dergisi, ilk sayısında futbolu borsaya kanalize edenleri, siste­min parçası haline getirenleri taşıdı say­falarına. Maradona ismiyle çıkmadılar ama Maradona kapağıyla çıktılar ilk sayı­larında. İlk sayıda yazanlardan bazılarını sıralayayım: Ş.B, F.T , E.Ş , G.O , E.T , İ.Y …

Metin Kurt’un sözünden ilham alıp bu işi piyasalaştıran kim varsa dergide ya­zıyor. En önemli özellikleri de Metin Kurt’un sendikal yaşamına, hayat mü­cadelesine bir el uzatmayışları… Metin Kurt’un spordaki tek bırakılışını anlatan Kesmeşeker, şarkısında “Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında” diyordu, onu anlatabilmek için. Yine Kesmeşeker’den devam edecek olursak, Kesmeşeker’in aynı albümdeki diğer bir şarkısı da “Her şey sermaye için sevgilim”

Tribüncünün ve tribüncülüğün ekme­ğini yiyen forum/site karışımı dergi ise en son tribünleri Passolig’e teslimin rek­lamını yapmıştı. Buna “Advertorial” gibi süslü isimler takılsa da reklamdır. Para için yapılmıştır.

Passolig ve Aktifbank karşı cephede, ona karşı tavrımız da, fikrimiz de net. Ama bizden gibi gözüken, bizimle aynı yolda yürüdüğünü söyleyenlerin bu “yoldaş­lığı” kullanarak, bizi sadece bir takipçi sayısı olarak görerek/göstererek para pazarlığına meze yapması en çirkini. Şimdi yaptıkları geri vitesin hiç birimizin kabulü olmaması gerekiyor. Bu mahalle­den öteki mahalleye geçebilmek için ilk fırsatı değerlendirenlerin, döndüğünde bu mahallede başı dik, yüzü kızarmadan gezememeleri gerekiyor. Eğer o kadar yüzsüzlerse de verdikleri selama karşılık bulamamaları gerekiyor.

Passoligi destekleyen ya da taraftar kül­türüne karşı ana akımda birçok yayın görmek mümkün. Burada değinmeye çalıştıklarımız, taraftarın yanındaymış gibi gözükenler. Değiller, aksine karşı taraftalar. Susanlar, Passolig reklamı al­mayanlar da bu cinayete ortak oluyor. Tarafların açıkça net olduğu bir kavgada susuyorsanız, ezilenin sesine ses vermi­yorsanız, tarafınız bellidir.

Bizler de kendi sosyal medya hesapları­mızda, fanzinlerde, derdimizi korkusuz­ca gazetelerinde, köşelerinde dile geti­renlerle bunların karşısında “bir başka” işin derdindeyiz. Bu mücadeleyi büyüt­mek, bu kavgaya omuz vermek ise bek­leme salonu dergilerine temas etmekten daha kolay.

Paylaş..Share on TumblrPrint this pagePin on PinterestShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someone

admin