Her şey sermaye için!

Paraya hükmederek ülkelerinin kaderleriyle diledikleri gibi oynayanlar yeni oyuncak bulma arayışıyla futbola yöneldiler. Önceleri Avrupa’da sivrilen ama yaş itibariyle “çaptan düşen” oyuncuları yüksek paralar vererek ülkelerine getirdiler. Sonra bu da onları doyurmadı ve direkt futbolun aktörü olmak adına kulüpler satın aldılar. Bu Amerika’da da Katar’da da Dubai’de de aynı şekilde oldu.
Amerikalılar Premier Lig’e kapağı atmaya çalışırken geleneği olan kulüpleri bir bir parsellediler. Yarışa geriden başlayan Arap sermayesi ise geride kalanlarla yetinmek zorunda kaldı ya da diğer Avrupa bileşenlerine uğradı.
PSG, Monaco, Manchester City, Manchester United, Liverpool ve bunlardan sermayenin milliyeti,projesi bakımından ayrılan Salzburg, Leipzig gibi takımlar geleneklerinden koparılmaya çalışılan ilk akla gelenlerden. Milan ise yıkılan son kale. Berlusconi’nin oyuncağı, propaganda aracı artık Çin sermayesi için gurur kaynağı olacak.
Sadece kulüp satın alınarak da yapılmıyor bu işler. Arsenal’in Emirates Stadyumu olarak kullandığı stattan büyük bir sponsorluk anlaşması var. Öte yandan yıllarca formasına reklam almayan Barcelona bugünler de Katalanların gururu olan formayı Katar Havayolları reklamıyla dalgalandırıyor. Yine Fly Emirates ismi formalarda kanıksanmaya başladı. Portekiz’de Beira, İsvçire’de Servette, Belçika’da Lierse, İspanya’da Malaga ve Getafe Arap Sermayesi’nin irili ufaklı bütçelerle dahil olduğu kulüpler.
Endüstriyel futbol tabiriyle “futbol pastası büyüyor” ve bu pastadan pay kapmak isteyenler ceplerini biraz daha doldurmak için milyonların sevdalısı oldukları kulüplere el koyuyor.
Geleneklerden bir takım nasıl koparılıyor? Bunun çeşitli boyutları olsa da çoğu sembolik adımlar oluyor. Kulübün renklerini değiştirmek en basit adım gibi gözüküyor. Radikal bir adım gibi gözükse de sinsice tribünlerin dönüşmesi adımından çok da radikal değil aslında. 1933 yılında kurulan Austuria Salzburg, 2005 yılında Red Bull müdahalesiyle renklerine veda etmekle kalmamış aynı zamanda tribünlerine de veda etmişti. Şirket ayakta maç izlenilecek alanları daraltmıştı ve buna uymak istemeyen taraftarlara da kibarca kapıyı göstermişti.
Fransa’da ise tarihsel süreçlerden bir rövanş alınıyordu sanki. Sermayedarların umurunda değil ama yıllarca Hristiyanlık ve Laiklik için bir kale gibi gözüken Fransa’nın iki köklü kulübünün bir anda Arap sermayesinin eline geçmesi taraftarları için kısa süreli bir şoka sebep oldu. Demokrasi adına da çeşitli sabıkaları olan bu patronların, taraftarlarla aralarını düzeltmeleri zor olmadı. Gelen yıldızlar, vaat edilen kupalar kısa sürede tepkileri dindirdi bu iki kulüp tribünlerinde. Marsilya tribünü ise ortaya atılan bir “söylenti” için bile ayaklanmış durumda. Bu ayaklanma bu tehdidi biraz daha öteledi ama yarın yeniden kapılarına dayanmama konusunda garantileri yok.
Bu sermayelerin getirdiği “yıldızlar” taraftara sus payı diye dağıtılan bahşişler gibi oluyor. Ve bu transferlerin ve satın almanın ceremesini yine taraftar çekiyor. 5 liralık biletler 50 liraya çıktığında patronlar şunu söylüyor: Parası olmayanın bu tribünde yeri yok!
Renkler ve taraftar profili değişirken “Patronlar” kendi meşreplerince takımlar yaratıyor. Makul taraftar, kafalarına göre modifiye armalarla gönüllerini eğlendiriyorlar. Hepsinde bu takım “el değiştirdi” duygusunu en üst seviyede vermeye çalışan alt metinler var.

Peki Türkiye bu istilanın tam olarak neresinde diye baktığımızda net bir sermaye müdahalesi olmasa da sponsorluk yoluyla yürüyor işler. Medicana Sivasspor, Çaykur Rizespor, Torku Konyaspor, Suat Altın İnşaat Kayseri Spor , Albimo Alanyaspor, Centone Karagümrükspor gibi isimlere rastlamaya başladık. Bu daha önce basketbolda sık kullanılan bir sponsorluk yöntemiyken şimdilerde futbolda da deneniyor.
Kasımpaşa gibi “paralı yönetici” üzerine kurulmuş bir sistem ise daha çok sermayedar kulübü olarak tanımlanabilir. Ulusal ve uluslar arası sermaye gücü olan isimler bir kulübün yönetim kuruluna girerek kendi paralarını işletiyor. Kasımpaşa tribününü buna bir dönem ses etse de, “armayı değiştiremezsiniz” talebine kadar gerileyince istekleri şu anda birkaç kişiye kadar düştüler. Mahallelerine gelen başbakana(şimdinin cumhurbaşkanına) maç biletinin çok pahalı olduğunu şikayet etmeleriyle kalacaklar hep hafızalarda.
Geçtiğimiz yıllarda Gençlerbirliği isminin başına getirilmek istenen “Medicana” ismi ise taraftarların “Sadece Gençlerbirliği bize yeter” çalışması ile geri püskürtüldü. Firma da isim sponsoru yerine forma arkasına sponsor olmayı seçti.
Türkiye’deki hali hazırda yer alan sponsorlar kulüplerin iç işlerine karışma konusunda Arap ve Amerikalı meslektaşları kadar cüretkar değil henüz. Taraftar profilini devletin bizzat şekillendirmeye çalıştırdığı ortamda onlar daha çok taraftara hoş gelen reklam çalışmaları üzerinden yürütüyorlar işlerini.
Beşiktaş’ın son iki sponsoru reklamlarla taraftarların “gönlünü kazanmaya” çalışırken , o sponsorlardan biri ismini stada çoktan vermişti. Romantik taraftarların “Şeref Bey Stadı olsun” dediği stadın Vodafone Arena olarak anılması maalesef çoğu kişiyi rahatsız etmiyor, etmeyecek.
Türk futbolundaki şüphesiz ki yaptırım olarak en etkili marka Aktifbank. Gerek stat içi reklamlarla, gerekse verilen astronomik avanslarla kulüplerin geleceklerini temlik altına aldılar. Passolig aleyhinde yöneticilerin yaptığı her açıklama Aktifbank’ın bu “hatırlatmasıyla” yeniden derin bir sessizliğe dönüşüyor. Passolig karşıtı tribünlerin yönetimlere yaptığı baskılar ise yönetim tarafından “size hak veriyoruz ama elimiz kolumuz bağlı” gerekçesiyle savuşturuluyor.
Türkiye’de devlet ve sermaye birbirinden hiçbir şekilde ayrılmazken diğer konularda da ortaklık yürütüyorlar. Konu adalet ise, devlet ve sermayeye halel getirmeyecek bir karar alınıyor; konu insan haklarıysa devlet ve sermayeye halel getirmeyecek bir karar alınıyor. Sonuç olarak futbol da bu sarmala dahil olup devlet ve sermayenin karizması çizilmesin diye alınan kararlarla yönetiliyor. Aktifbank-Passolig müdahalesi devlet-sermaye ekseninin en belirgin müdahalesi olarak futbolda yerini aldı. Fransa’da, İtalya’da, Avusturya’da sadece sermayeye karşı olan mücadeleye maalesef bizim kurulu düzene karşı da mücadeleyi eklememiz gerekiyor.
Aylarca tuttuğu takımın bir maçını belirleyip, o maça gitmek isteyen çocuğun biriktirdiği parayı kredi kartı aidatı olarak devlete-sermayeye yedirmemek için, bu mücadeleye futbolu arsada seven herkesin katılması gerekiyor. Çünkü taraftarlar birleştiğinde, reklam panolarından çok daha güçlü!

Paylaş..Share on TumblrPrint this pagePin on PinterestShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someone

admin