10.10.2015 Fenerbahçe-Galatasaray C.Başkanlığı Kupası #Galatasaray Deplasman Hikayesi

10. ayın 10’u, günlerden Cumartesi. Diğerleri yılın artık son güneşli haftasonlarını nerede geçireceğini planlarken bizim için plan Samsun’da oynanacak olan kadınlar cumhurbaşkanlığı kupası finaliydi. Zaten maçın İstanbul’un farklı yakalarındaki ezeli rakipler arasında oynanması da iki tarafın da maça önem vermesi için yeterli bir sebepti. Genellikle de kadın basketbol finallerinde bu iki ekip karşı karşıya geliyordu son zamanlar. Gece saat 2 küsür, malum havanın gecenin belli bir saatinden sonra insanda üşüme hissiyatı uyandırdığı, iç titretmeye başladığı dönemlere girdik bile. Ellerimizde biralar, ağızlarımızda ”Hangi besteleri söyleyelim?”, ”Adamlar kaç kişi gelir acaba?” gibi dedikodular dolaşırken, bu cümleler içinde geçen tek tük ”Galatasaray” ismiyle içimizi ısıtıyoruz. Nihayetinde gecenin 3’ünde atladık otobüse, düştük yollara. Otobüste genellikle siyah renk hakim. Galatasaray tribün tarihinin en keyjıl tayfası diyoruz, öyle nitelendiriyoruz ve eğleniyoruz. Söylenilen birkaç besteden sonra herkes yavaştan uykuya dalıyor ve otobüse sessizlik çöküyor. Her deplasmanda olduğu gibi; konforsuz otobüs koltuklarında, krallar gibi uyuyan ”bizler” , Samsun’a yaklaşırken gözlerimizi nahoşça açıyor ve sonra o yarım bakan gözlerle herkes çevreyi izliyoruz. Öğle saatlerine doğru Samsun içinde, adını dahi bilmediğimiz bir sahil parkına iniyoruz. Şehir hakkında konuşuyor, burada muhabbet ediyor ve maç saatini beklerken bizim tarafın pankart kaptırdığı haberini alıyoruz… Bu bizi daha da fazla maç havasına sokuyor ve salona doğru yol alıyoruz. Salona vardığımızda hammaddesi ”rant” değil kağıt olan biletlerimizle içeri giriyoruz. İçeri girdiğimizde kimimiz pankart asma telaşı içine giriyor, kimimiz ise karşı tribünle atışmaya başlıyor. Karşılıklı bestelerden sonra göbeğe geçiyoruz ve maç başlıyor. Başlamasıyla birlikte beklenilen olaylar da başlıyor. Salonun pek sağlam olmayan koltukları iki tarafın da eline bir şey geçirmesini zorlaştırmıyor. Daha sonra ortalık sakinleşiyor ve maça dönüyoruz. Tribünde sayı olarak karşı taraftan daha az olduğumuzu bilmemize karşın, omuz omuza verdiğim herkes 2 kişilik gırtlak patlatıyor. İki tribün de pota arkasıyla senkronize olmakta güçlük çekiyor ve karşılıklı bestelerden vazgeçiliyor. 3. periyotta tekrar bir hareketlenme başlıyor tribünlerde ve bizim tarafın bariz üstünlüğüyle sona eriyor. Emniyetin bu olaylarda sakin kalmasına şaşırıyoruz. Yavaş yavaş maçın sonu yaklaşıyor ve o ana kadar umrumuzda olmayan maç, kazanma isteğiyle birlikte bir anda ilgimizi çekiyor. Fakat çok yaklaşsak da son hücumlardan boş dönüyoruz ve kupa kıyının karşı tarafına gidiyor. Maç bitimine yakın bizim pota arkasında bir sarı bir de kırmızı meşale dikkat çekiyor, ikisi de 10-12 yaşlarında iki çocuğun ellerinde. Bu çocuklar henüz ”tutkunun” suç olduğunu öğrenememişler diye düşünüyoruz ki meşaleleri sönmeden “amcaları” tarafından götürülüyorlar. Biz de 40 dakikayı tamamlayabildiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünerek karşı tarafın tacizleri arasında salonu terk ediyoruz. Sonrasında ise dönüş yolculuğumuz başlıyor. Şehir çıkışında bir dinlenme tesisinde, uzun pazarlık sonucu fiyatları fahiş seviyeden makul seviyeye indiriyoruz, deplasman çorbamızı içiyoruz. Yorgunluğun etkisiyle 750 km boyunca pek bir ses çıkmıyor otobüste. Sonrasında İstanbul’a iniyoruz ve çevremizden bayan basket maçı için gidilen 1500 km yoldan dolayı alışık olduğumuz sözleri işitiyoruz. ”Manyak” ve türevleri oluyor bu sözler genelde ama ”siyah giyen adamlar” olarak zaten kimsenin bizi anlamasını beklemiyoruz. Son olarak da o çocukların ellerinden alınan meşale her zaman bir yerlerde yanmaya devam edecek, bunu biliyoruz…

Paylaş..Share on TumblrPrint this pagePin on PinterestShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someone

galacasual